ABİMBOLA

 

 

Jhon, her sabah olduğu gibi yine saat 7:00’da yemek getiren görevlinin sesiyle irkilerek uyandı. Görevli anlamadığı bir dilde konuşuyordu. Muhtemelen, “günaydın jhon, işte yemeğin” diyordu. Bu sabah da her Pazar sabahı gibi bol jambonlu kahvaltı getirmişti. Pazarları seviyordu ama yarın sebzeli etle kahvaltı yapacaktı ve onu hiç sevmezdi. Keşke kendi seçebilseydi ne yiyebileceğini ama bu mümkün değildi. Güzel hazırlanmış yemeği bir çırpıda bitirdi. Öyle ya bu gün pazardı birazdan doktor gelecekti onu kontrol etmeye. Ona iyi bakıyorlardı. Gayet fit ve sağlıklıydı. Biraz kilo alacak olsa hemen menü düzenleniyor aldığı kalori azaltılıyor, zayıflasa daha kalorili besinler veriliyordu. Doktor iyi biriydi resmen üstüne titrerdi jhon’un. Ah bir de kendine ne dediğini anlayabilse, ne güzel olacaktı. Doktor tam saatinde gelip büyük bir şefkat ve ustalıkla kontrol tamamlayarak çıktı. Artık bahçeye çıkma vaktiydi, görevli gelip kapıyı açtığında artık saat 10’u geçmişti. Pazarları çok kalabalık oluyordu bahçe. Bu çocukluğundan beri böyleydi. Önceleri biraz tedirgin olurdu bahçeye çıkarken ama annesi onu cesaretlendirir ürkecek bir şey olmadığını tam tersine bahçedekilerin özelikle kendilerini görmeye geldiğini anlatırdı. Annesi Abimbola, doğduğu topraklarda çok saygı gören bir ailenin üçüncü kızıydı. Özgür doğmuştu.

Özgürlük.

Jhon bu ne demek tam olarak bilmiyordu. Sonuçta orada doğmuştu. Ne Abimbola’nın anlattığı nehirleri, ne uçsuz bucaksız Serengeti düzlüklerini ne de ailesinden başkalarını görmemişti. Bu anlatılanlar onun için kelimelerden ibaret çok da anlam ifade etmeyen şeylerdi. İlk başta korktuğu kalabalık zaman içinde ona güzel bile gelmeye başlamıştı. Sonuçta hepsi merakla ama uzaktan onu seyrediyordu. Galiba onu seviyorlardı. Tek yaptığı kendi halinde takılmaktı. Aslında çoğu zaman kimin tutsak olduğu konusunda kafası karışıyordu. Ona herkes iyi davranıyordu, aç kalmıyordu, hastalandığında onunla ilgileniyorlardı. Gerçi Jhon da onlara iyi davranıyordu, küçüklüğünde Abimbola bu konuda onu sürekli uyarırdı. Bir zamanlar Abimbola’yı ilk aldıklarına daha çok gençmiş ve çok direnmiş, kaçmak istemiş. Kaçamamış!  “Onlar çok güçlüler ve çok kötü bir yüzleri de var” derdi. Ve her seferinde “O yüzleriyle karşılaşmanı istemiyorum” diye eklerdi.

Ne kadar gürültülüydü bugün bahçe, bu kadar insan aynı anda bir şeyler söylerken kulakları patlayacak gibi oluyordu. Çocuğun biri de sürekli bir şeyler atıyordu. Pazar keyfi bitmişti, ne sinir bozucu bir gündü.

Jhon hep annesinin koyduğu kurallara uymuştu. Nihayetinde Abimbola ölmeden önce de bunu istemişti jhon’dan; “ne istiyorlarsa öyle yap”. Zaten ne yapabilirdi ki? Başka türlü nasıl yaşanır, nereye gidilir hiçbir fikri yoktu.

Bir keresinde “ama biz aslanız onlardan daha büyüğüz, dişlerimiz ve pençelerimiz var. Neden korkuyorsun ki” demişti. Abimbola çok net tavırla  “Onlar insan! Onlar zorba ve bizimse maalesef ne çaremiz ne de umudumuz var” demişti.

Jhon, yaşamını İngiltere’de Chester hayvanat bahçesinde esaret altında tamamladığı güne kadar annesinin öğüdüne uydu…

Zorbalık, güç kullanarak, korkutarak, tehdit veya zorlama ile başkaları üzerinde egemenlik empoze etmek olarak tanımlanır.  Yani, insanın bir şeyi hiçbir ahlaki süzgeçten geçirmeden, sırf yapabildiği için yapmasıdır.

İnsanoğlu milyonlarca yıldır yeryüzünde yaşam mücadelesi veriyor. Önceleri çok zayıf olan insan ırkı zaman içinde gitgide güçlendi sonunda dünyadaki en güçlü ve tehlikeli canlı oldu. Güç sarhoşluğuyla her kendini dünyanın sahibi ilan etti. Oysa dünyada müthiş bir denge var ve tüm canlıların yaşamı birbirine bağlı. Ve kuşkusuz, bu düzenin temelinde her insanın, her hayvanın ve her bitkinin yaşam hakkı yatıyor.

Bundan yaklaşık 3200 yıl önce Çin imparatoru Wen saraya çeşitli hayvanların yaşadığı bir bahçe yaptırdı. Bildiğimiz anlamdaki ilk hayvanat bahçesi ise 1828’de Londra’da kuruldu. İnsanların eğitimi, bilgilenmesi ve eğlenmesi amacıyla kurulan bu tesisler, ulaşım ve iletişim olanaklarının bu denli geliştiği günümüzde acaba hala gerekli mi?  Hayvanat bahçelerinde hayvanlar kendi iradeleri dışında müebbet mahkûmları olarak yaşıyorlar.   Ama hayvanlar için daha kötü yerlerde var ne yazık ki. Sirkler, yunus parkları gibi tesislerde mahkûmiyetlerine birde doğalarına aykırı ilginç gösteriler yapmak için eğitiliyorlar. Hem de sürekli şiddet uygulanarak eğitiliyorlar. Hayvanlar komik ya da tehlikeli gösteriler yapmasalar da oldukları gibi zaten güzeller. Onlar doğal ortamlarındayken, doğal ortamları da onlar oradayken daha güzel. Artık herkes, Dünyanın her köşesine, MÖ12. Yüzyılda yaşamış imparator Wen’den, ya da 1828’in Londra ahalisinden kolay gidebilir ya da dünyadaki her tür bilgi ve görüntüye cebindeki telefonundan ulaşabilir. Ne demişti Ben amca “büyük güç, büyük sorumluluk getirir Peter”. Bu tesislerin tamamı sadece sen gittiğin sürece yaşayacak. Gitme…

Bu görüntüyü Zanzibar  Jozani Chwaka Bay Milli parkında, ormanda Red Colobus maymunlarının doğal yaşam ortamında çekmiştim. Galiba orada gerçekten mutlular… 

 

 

 

 

 

23 Şubat, 2017

Bir cevap yazın