Avrupa’dan Afrika’ya : Hakuna Matata

Tam olarak ne oldu da, bir gece, gezi rotasını doğu Avrupa’dan, doğu Afrika’ya çevirdik bilmiyorum. Son bir kaç gündür, arkadaşım Niyazi Şahin ile bir Prag gezisi yapmak için konuşuyorduk. O gece bir araya geldiğimizde hala gidiş tarihine karar vermemiştik ve bir anda “hadi Tanzaya’ya gidelim” fikri ortaya çıktı. Daha bir saat bile geçmeden, ertesi gün için Tanzanya biletlerimizi almıştık. Plan yok, rezervasyon yok, kaygı yok…

Bu arkadaşları Afrika'lı hanımlar sandıysanız yanıldınız. Bunlar bodyguard.

Bu arkadaşları Afrika’lı hanımlar sandıysanız yanıldınız. Bunlar bodyguard.

İstanbul’dan Dar Es Salaam’a uzun bir yol var, yaklaşık 7 saatlik bir uçuşla ulaşılabiliyor. Dar Es Salaam, Julius Nyerere International Airport’a vardığımızda saat 02:30’du. Daha evvel de bu kıtada bulunmuştum ama buraya vardığınız anda gerçekten fakirliği hissediyorsunuz. İnsan kendine, “neden aslında zengin ülkelerin insanları hep fakirlikle boğuşmak zorunda” diye sormadan edemiyor.

Dorado'nun salçayla imtihanı...

Dorado’nun salçayla imtihanı…

Ertesi sabah Dar Es Salaam sokaklarını gezmeye başladık. Bu şehir yaklaşık 2.5 milyonluk nüfusuyla Tanzanya’nın en kalabalık ve en zengin (!?) kenti. Neredeyse hiçbir yollarında asfalt yok. Ama hayatımda bu kadar güzel sahiller görmüş müydüm bilmiyorum. Öğlen yemeğini, ülkedeki her yer gibi masailer tarafından korunan Cape Town Fish Market‘da yedik. Burası Dar es Salaam’ın en iyi restaurantıymış, ben söyleyenin yalancısıyım. Tanzanya’da genel olarak yemek problemi çektik denemez. Ama o ilk gün yediğim Dorado balığı tam bir felaketti. Salça olduğunu tahmin ettiğim, kırmızı kalın bir sosun altında hala can çekişen bir balık yiyerek başlanan bir tatil… Ama inanın buna değer 🙂 .  Yemek için sakın çok acıkmayı beklemeyin servis o kadar yavaş ki, yemeği beklerken ruhunuzu teslim edebilirsiniz. Sık duyabileceğiniz, yerel bir deyişleri var “Afrikalının acelesi yoktur” …

Bir detay daha, bu ülkede samimiyeti seviyorlar.

Bir detay daha, bu ülkede samimiyeti seviyorlar.

İlk günümüzü Dar Es Salam’ı dolaşarak geçirdik, burada görecek çok bir şey yok, sadece her yere sinmiş yoksulluğu hissediyorsunuz. Ama yoksulluk mutsuzluğa eşit değil burada insanlar genelde mutlu görünüyor ve herkes bol bol gülümsüyor. Bize kenti gezdiren rehberimiz özellikle hava karardıktan sonra kentin birçok yerinin güvensiz olduğunu da uzun uzun anlattı tabi… Ertesi sabah erkenden Zanzibar’a gitmek üzere hava alanına gittik. Zanzibar’a küçük uçaklarla yâda feribotla gidebiliyorsunuz. 4 saatlik feribot yolcuğu bize sıcak gelmedi. 15 dakikalık kısa ama keyifli bir uçuşla Zanzibar’a ulaştık.

Zanzibar Tanzanya’nın özerk bölgesi ve Dar Es Salaam’dan birçok yönden farklı. Mesela, genel gelir seviyeleri daha yüksek, seat at beach (photo by M.Bora Çakmak)%99’u Müslüman (Dar Es Salaam’da %55 müslüman nüfus var) ,yollar asfalt. Yollar önemli çünkü burada ilk iş bir araba kiraladık ve adanın kuzey ucundaki Nungwi’ye doğru yola çıktık. Tabi önce, adada araba kullanmamıza olanak sağlayan, geçici bir izin belgesi aldıktan sonra… Trafik tersten aktığı için alışana kadar biraz dikkatli olmasınız.  Yaklaşık 1 saatlik bir yolculukla Nungwi köyüne vardığımızda, cennetten bir köşe bulmuş gibi hissediyorsunuz. Otelimize yerleşmeden sahilde bir şeyler atıştırırken plajdaki bir sandalyeden, kulağımıza bir fısıltı geliyordu; “buraya otur ve ömrünü bu plaja bakarak geçir…”

Nungwi yemyeşil bir ormanla, turkuaz okyanusun arasında bembeyaz kumlarıyla harika plajlara sahip bir dünya harikası… ilk gün snorkeling ile denizi keşfederek zaman geçirdik, akşam gelgit akıntısı çıkana kadar denizdeydik. Deniz bu bölgeye çok cömert davranmış; su altı olağan üstü canlı ve hareketli. Ertesi sabah, scuba dalış için Zanzibar Water Sports’tan dostalarımız Latishia ve Shain ile denize açıldık. Aslında onlarda bizim gibi adanın yenisi dalış merkezini yeni devralmışlar Shain İrlanda asıllı, Cape Town’lu bir adam, nişanlısı Latishia ise California’dan. Ne şans ki, ilk müşterileri de bizdik.

İşte Nungwi dalışından birkaç resim :


deniz yıldızı (photo by M.Bora Çakmak ) balon 2 (photo by M.Bora Çakmak ) anemon 5 (Photo by M.Bora Çakmak )anemon (Photo by M.Bora Çakmak )

Hint okyanusunun olağanüstü canlı sualtı dünyası, tam bir zaman katili. Göz açıp kapayana kadar gün geçiverdi, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan akşam olmuştu. Akşam yemeğinde Nungwi’de yaşayan yeni dostumuz Alp’in yaptığı muhteşem ızgara Dorado balığı, Türkiye’den getirdiğimiz ezine peyniri ile bir Türk gecesi yaptık. bizimle yemekte olan Latisia, Shain, Poul ve eşi Loura ile keyifli sohbet harikaydı.

Alp'le mangal başında mesai...

Alp’le mangal başında mesai…

IMG_2404

Nungwi’nin büyüleyici plajları

IMG_2449

Nungwi’de gün batımı görülmeli mutlaka; güneş kaybolurken, geçirdiğiniz harika günün ardından, içiniz huzur dolu hissediyorsunuz.

M. Bora Çakmak

Ertesi Gün sabah erken saatlerde, burada edindiğimiz dostlarımızla vedalaşıp yola çıktık. İstikametimiz Stone Town. Burası Adanın en eski ve büyük yerleşim alanı. Kraliyet sarayı ve bir çok tatsız hatıra burada. Mesela, Slave Market. Burada kölelerin iradesi kırılıyor ve terbiye ediliyormuş. İnsan boyundan alçak hücrelerde tutulan, türlü işkencelerden geçirilen insanlar zamanla itaat etmeye ve boyun eğmeye alışıyorlarmış. Burada iki müze var biri tadilat dolayısıyla kapalı olduğu için biz yalnızca Palas Museum’u gezebildik. Görmemiş olanlar için hemen söyleyeyim; hiçbir kaybınız yok. Bizim yalılardan küçük bir saray binası, tabi bakımsız ve köhne. Bölge tarihini anlatan bir kaç yazı, hepsi bu.

IMG_1349 IMG_1334

 

 

 

 

 

 

 

IMG_1346

Ardından hemen stone town açıklarında bulunan Prison Island’a gittik. Bu adada satışa hazır hale gelmiş kölelerin modern dünyanın (!) çeşitli bölgelerine sevk edilmek üzere tutulduğu bir yer.

Geçmişi tatsız, ama mutlaka görülmesi gereken tam bir doğa harikası. Adaya iki gidiş imkanı bulunuyor biri feribot, ki tavsiye edilen ulaşım yöntemi bu. Diğeri ise kıyıda bulunan balıkçı sandalları. Biz maalesef feribot saatine uygun bir program yapmamışız ve önerilmeyen yöntemi seçtik. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculukla adaya vardık.

Adanın etrafı çok çekici bir plaj ile çevrili, içi ise yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplı. Bu ada aynı zamanda dünyanın en büyük kara kaplumbağalarına da ev sahipliği yapıyor. Bu arada Zanzibar ahşap işçiliğiyle ünlü bir yer ve adada harika harika el işçiliği oyma kapılar var ama fotoğraflarını burada yayınlamayacağım, adaya gitmek için bir sebebiniz olsun değil mi?

turtle

Yaklaşık 150 yaşındaki bu dostumuz uyuyormuydu yoksa ölmüşmüydü emin olamadık. Ama klasik Türk reaksiyonu, üzerimize kalmasın diye de başında fazla oyalanmadan uzaklaştık… 🙂

 

Ama dönüşümüz hiç de gelişimiz gibi keyifli olmadı. dönüş yoluna çıktığımızda saat yaklaşık 17:30’du ve deniz kabarmıştı. Hırçınlaşmaya başlayan Hint okyanusunda küçücük bir sandalla denizin ortasında olunca insanda, nedense, kıyıya çıkınca kumları öpme isteği doğuyor…

 

O gece Stone Town’da yerel müzik eşliğinde yerel yemekleri sergiledikleri bir açık hava yemek pazarını ziyaret ettik. Sokakları keşfettikten sonra otele gittik. Eğer buraya yolunuz düşerse sakın ama sakın Marine Otelde kalmayın ben daha kötüsünü görmemiştim doğrusu.

İşte kahvaltımız, Jack Fruit, pasion, ananas, karpuz, papaya, muz...

İşte kahvaltımız, Jack Fruit, pasion, ananas, karpuz, papaya, muz…

 

 

 

Zanzibar’ın yıl  boyu 28-30 C sıcaklığı sulak ve verimli toprakları adayı, bir baharat merkezi haline getiriyor. Bu yüzden Zanzibar denince akla ilk gelen şeylerden biride baharat bahçeleri. Ertesi sabah buraya doğru yola çıktığımızda ne bulacağımızı pek bilmiyordum aslında. Baharat bahçeleri bir turistik faaliyet haline gelmiş burada. Adı baharat bahçesi ama her türden meyveninde birer ikişer ağacı olan bahçeler aslında. Bizi gezdiren görevli her bir ağacı, meyveyi tanıtıp bir taraftan da tatmamız için ikram ederken zaman nasıl geçti anlamadık. ama tarçın, ananas, aloavera, jack fruit, pasion, rugue, karanfil, zanzibar biberi, karabiber gibi bir çok şeyi dalından kopartıp tattık.

 

Bu lezzet turundan sonra, Jozani Chwaka Bay Milli Parkına doğru yola çıktık. Burada mutlaka görülmesi gereken iki önemli şey var. Birincisi Dünya’da sadece burada yaşayan kırmızı colobus maymunları. Endemik bir maymun türünü görmeye giderken, herhalde maymunlar sürü halinde ağaçların tepelerinde akrobatik oyunlar oynayacak bizse aşağıdan onları izleyeceğiz diye düşünmüştüm. Ama hiçte öyle olmadı, maymunlar bayağı dost canlısı çıktı.

red colobur (photo by M. Bora Çakmak)

Görülecek ikinci ilginç şey ise mangrov ormanıydı. Mangrov, gelgit sonucu oluşan haliçlerde, tuzlu bataklıklarda ve çamurlu kıyılarda sık ormanlar oluşturan bazı ağaç ve çalı türlerine ve oluşturdukları ormanlara verilen addır. Bu parktaki mangrov ormanının başlangıç noktasından denize kadar 3 kilometre genişliğinde bir şerit oluşturduğunu duyduğumuzda oldukça şaşırdık. Orman hele denizin üzerinde bir orman tahmin edeceğiniz gibi inanılmaz bir canlı çeşitliliğine sahip; yani neredeyse, yengeç, yılan, maymun aynı karede…

Jozani Mangrov ormanı

Jozani Mangrov ormanı

 

Ormanda...

Ormanda…

Buradan sonra bence ölmeden yapılması gerekenler listesinin üst sıralarında yer almayı hak eden bir aktivite için Kizimkazi’ye doğru yola çıktık.  Kizimkazi sahilleri yunusların doğal avlanma sahası. Amacımız doğal ortamlarında onlarla beraber yüzmekti. Ama Kizimkazi bu cennet adanın en görülesi yerlerinden biri. gittiğinizde muhteşem sahihilinde büyülenip kalma riskiniz var, uyarmadı demeyin.

kids & fish 2 (Photo by M.Bora Çakmak ) kizimkazi sailside2

Bu güzelliklerin arasından geçip bizi yunusları bulmak üzere götürecek küçük tekneye binerken içimiz heyecan dolu. yaklaşık yarım saatlik bir yol yaptıktan sonra nihayet avlanan yunusları görüyoruz. Ve heyecan doruğa ulaşıyor. Yerel rehberimiz Martin, atlayalım dediği an, kendimizi suya bıraktık. Açık deniz, suyun dibi yada etrafınızda hiç bir şeyi göremiyorsunuz, Sadece mavi boşluk var… Birden tam karşımda, bana doğru hızla gelen 5 yunus belirdi ve sağımdan solumdan geçmeye başladılar. O an, ne hissettiğimi anlatmayı çok isterdim ama bunu yaşamalısınız.

 

Yunuslarla biraz yüzdükten sonra yanımızdan uzaklaştılar.  Bizde, bota binip onları izlemek istedik. Tam o anda beklenmeyen bir gürültü ile, botun motoru yerinden çıkarak suya düştü. Allah’tan Martin yakaladı ama  motor tamamen suya girip çıktığı için çalışmaz hale geldi. Uçağımızın kalkmasına yaklaşık üç buçuk saat kala ve hava alanına 1 saat mesafede açık denizde mahsur kaldık. Uzaktan geçen bir tekneye can yeleklerini sallayarak haber verdiğimizde yaklaşık 1 saat geçmişti bile. E böyle bir geziye de, böyle bir final yakışırdı…

Zanzibar emeklilik hayallerimi yıkan yer; ben de emekli olunca herkes gibi Bodrum’a yerleşirim diyordum ama burayı görünce kulübemin yeni yerini de buldum…

 

 

02 Aralık, 2014

Bir cevap yazın